Eskiden insan, bir şeyi fazla yaptığını fark ettiğinde kendi iradesiyle söyleyebildiği bir kelime vardı: “Yeter!”
“Yeter!”
“Yeter!”
Şimdi o kelimeyi hayatımızdan hepten çıkardık.
Telefonu elimize alıyoruz, “Beş dakika bakıp bırakacağım.” diyoruz. Beş dakika yarım saate, yarım saat birkaç saate dönüşüyor. Bir videodan diğerine, bir paylaşımdan diğerine sürüklenirken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyoruz.
Sonra başımızı kaldırıyoruz…
Akşam olmuş, diye hayıflanıyoruz.
Çocuk büyümüş. “Ne zaman büyüdü?” diye kendimize soruyoruz.
Sofradakiler kalkmış, biz hâlâ oturuyoruz.
Bir dostun sayısız araması cevapsız kalmış.
Hayat ise bizden habersiz ve bizsiz akıp gitmiş.
Sosyal medya hayatımıza kolaylık getirdi(!); fakat zamanla ne yazık ki hayatımızın ta kendisi olmaya başladı. Artık biz sosyal medyayı kullanmıyoruz, sosyal medya bizi kullanıyor.
Birileri nereye gitmiş, neler yemiş, neler giyinmiş, neler satın almış, kimlerle buluşmuş… Bunların tamamını hayat kabul ederek bilmek zorunda olduğumuzu sanıyoruz. Başkasının hayatını izlerken onu yaşadığımızı zannediyor, kendi hayatımızı yaşamayı unutuyoruz.
Daha acısı, ekrandaki insanların hayatlarına bakarken kendi hayatımızdan uzaklaşıyoruz.
Telefon elimizde.
Ailemiz ve diğerleri karşımızda.
Ama gözümüz ekranda…
Bir baba, çocuğunun anlattığı hikâyeyi yarım kulak dinliyor. Bir anne, çocuğuyla konuşurken bildirim sesine takılıyor. Dostlar aynı masada oturuyor ama herkes kendi ekranının iç dünyasında.
Yan yana oturuyoruz ama birbirimizden oldukça uzaktayız. Bedenler yan yana, akıllar bilmem ki nerelerde…
Peki, ne oldu bize?
Boşu boşuna sosyal medyayı suçlamayalım.
Asıl problem, ne zaman duracağımızı unutmuş olmamız.
Suçlu belli, çözüm belli ama “Yeter!” diyecek bir ben yok.
Ben varım da iradem yok. Çünkü irademi sosyal medyaya kiraya vermişim.
Her şeyin fazlası insanı esir eder. Yemeğin fazlası bedeni, sözün fazlası dili, paranın fazlası hırsı, ekranın fazlası ise zihni yorar. Zihin yoruldu mu kendini başkalarının eline bırakır; tıpkı şu anki hâlimiz gibi.
Onun için insan, çoğu zaman kendisine “Yeter!” diyebilmelidir.
Yeter!
Artık telefonu bırak.
Yeter!
Şimdi çocuğunun gözlerine bak.
Yeter!
Sana emanet edilen zamanı, başkalarının hayatını seyrederek tüketme.
Yeter!
Yeter! Yeter! Yeter!
En az üç kere Yeter!
Biraz dur, biraz sus, biraz düşün; gerçek hayata dön.
Çünkü hayat, ekranda kaydırdığımız görüntülerden ibaret değil.
Gerçek, senin yaşadığın hayatın içindeki gerçeklerdir.
Gerçeklerde;
Bir annenin duası var.
Bir babanın cam arkasında bekleyişi var.
Bir çocuğun, “Baba, beni dinliyor musun?” diye soran masum gözleri var.
Bir eşin elini tutuşu ve gözlerinin içine bakışı var.
Bir dostun, ayazda titreye titreye yapılan samimi sohbeti var.
Bir kitabın sayfalarında yazılı cümleler, bir akşam yürüyüşünde duyulan kuş sesleri, bir fincan kahvenin etrafında yapılan derin bir sohbet var…
Bunların hiçbirinin bildirim sesi yok.
Ama hepsinin hayata dokunan bir anlamı var.
Belki bugün kendimize küçük bir iyilik yapmalıyız.
Telefonu kapatarak kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben mi telefonu kullanıyorum, telefon mu beni kullanıyor?”
Cevabı düşündürücü ve acı olabilir.
Çünkü bağımlılık, zincirle olmaz; cebimizdeki küçük bir ekranla olur.
Ve insan, zincire vurulduğunu anlamadan önce özgürlüğünü kaybedebilir.
O yüzden bugün yeniden öğrenmemiz gereken bir kelime var:
Yeter! Yeter! Yeter!
Çünkü bazen “Yeter!” demek, bir şeyi bırakmak değil;
Kendimize, ailemize, sevdiklerimize ve gerçek hayata yeniden dönmek demektir.