İnsandaki kin, sessizliğin içinde büyür.
İçe atılan her cümle, söylenemeyen her “keşke” birikir de birikir.
Sonra bir gün insanın omzuna çöker; dili ağırlaştırır, kalbi sertleştirir.
“İçimi boşaltayım, rahatlayayım” derken işte tam o noktada bir türkü girer araya.
İnce bir sızı gibi…
İçten gelen bir nefesle…
Ne bağırır ne susar.
Sadece inceden inceye söyler.
İlk başlarda gönülleri dağlar, sonra yavaşça kanatır; kanattıkça dışa çıkar.
Ve söylerken çözer.
Derler ki: “Türkü söyleyen insan kin tutmaz.”
Çünkü türkü, insanın içindeki dertlerle çoğalmış düğümü bıçakla değil, nefesle çözmeye başlar.
Nefesin yetmediği yerde göz dolar; göz dolduğu yerde gözler sel olur, kalp hafifler.
Dolayısıyla hafifleyen kalpte kin barınamaz.
Bir düşünün…
Dertli bir insanı alın karşınıza; siz konuşmayın.
Gözlerine bakın. Söyleyemediği çok şey vardır.
Söylese bilir ki kavga çıkar, sussa içi yanar.
Kavrulur durur içindeki kor ateşiyle.
Sonra bir saz sesi duyulur.
Bir bozkır türküsü belki…
Belki bir Karadeniz ağıtı, belki bir Ege zeybeği, belki bir Ankara oturma havası…
İnsan, türküden yükselen kelimeleri kendinden bilmez o an.
“Ben demedim ki, türkü dedi,” der içinden.
Kendisini bir an yüksek sesle düşündüğü aklına gelir.
İşte tam da bu yüzden kin tutmaz; çünkü türkü, söyleyemediklerini dile getirmiş ve yükü paylaşmıştır.
Türkülerin sözü ve tınısı, insanın çektiği acıların özünden gelir; kimseye borcu yoktur.
Söylemek istediğini tınıyla anlatırsın; ne makam bilir ne mevki.
Sarayın kapısından da girer, çobanın kulübesinden de.
Aynı acıyı, aynı sevinci farklı kelimelerle, farklı şivelerle ağızlardan söyler.
Birinin sevda dediğine diğeri gurbet der;
birinin yara dediğine diğeri kader…
Ama ikisi de aynı yerden sızlar.
Kin “ben” der, türkü ise “biz” der.
Kin tekleştirir, türkü çoğullaştırır.
Kin ayırır, türkü birleştirir.
Bizim büyüklerimiz kavga ettikten sonra susar, sonra yavaştan yavaşa bir türkü mırıldanır.
O mırıltı bir özürdür aslında.
Yüksek sesle söylenemeyen “Haklıydım ama kırdım” demenin, bir barış cümlesinin başka bir yoludur türkü.
Kimseye hesap vermeden, kendinle helalleşmenin yolu…
Kin hafıza ister.
Unutmamak ister.
Türkü hatırlatmak ister.
Barıştırmak ister.
“Unutmadım,” der ama “taşımıyorum da,” der.
Aynı acıyı her seferinde biraz daha yumuşatarak unutturmayı anlatır.
Sonuçta o yaranın geleceğe her söylendiğinde bir ders olmasını taşır.
Sanki her tekrarında kalpten bir parça yük alır, götürür.
O yüzden aynı türküyü kırk kere dinleriz de kinimizi kırk gün taşıyamayız.
Bugün insanlara baktıkça çabuk öfkelendiklerini, çok çabuk kin tuttuklarını görüyoruz.
Çünkü ne kendilerini ne de başkalarını dinliyorlar.
Kulaklıkta müzik var ama kalpte türkü yok.
Oysa türkü sadece kulakla dinlenmez; benliğiyle dinlenir.
İçinden geçer, oraya yerleşir, orayı onarır.
Türkü dinleyen sadece yaralı değildir; türkü söyleyen de yaralıdır.
Fark şudur: Türkü söyleyen insan kendine karşı dürüsttür ve “Ben de yaralıyım,” der.
Yaralı olduğunu kabul eden insan zalim olmaz, kin tutmaz.
Kin ise biraz da zalimliğin ev hâlidir; içeriye kimseyi almaz, kapıyı kilitler.
Türkü öyle mi?
Kapıyı aralık bırakır.
Gelene “gelme” demez, “niye geldin” demez; sadece kapıyı aralık bırakır.
Bir ihtimal, bir misafirlik, bir çay daha…
O yüzden diyorlar ki:
“Türkü söyleyen kin tutmaz.”
Tutmaz ve tutamaz.
Çünkü türkü, insanın kendisini bulmasını sağlayarak kendinden kurtarır.
Kendine gelen ve kendinden kurtulan da başkasına düşman olmaz.
Belki de bu yüzden en ağır sözlerimiz bile türkü olunca incitmez, merhem olur.
Çünkü türkü, sözden önce merhamettir.
Ve merhametin olduğu yerde kin uzun süre kalamaz.
Şimdi hemen bir türkü açın bugün.
Sesiniz yetmese bile mırıldanın.
Kin susar, kalp konuşur.
TÜRKÜ SÖYLEYEN KİN TUTMAZ
Nihat Haluk Uğraş
Yorumlar
Trend Haberler
Yazı İşleri Müdürümüz Arap Kurt’un “Bulutlara Bin de Gel” şiiri bestelendi
Başkan Şerif Arslan'ın acı Günü
‘Alaca için birlikte çalışacağız’
Alaca’dan Yeni Parti Kurultayı’na İki İsim
Alaca'da TMO Perakende Satışlara Başladı!
Kazada hayatını kaybeden anne ve 2 evladı toprağa verildi