Sabah kalkıyorsunuz; yatağınızda gerinirken bir ses:
“— Kahvaltı hazır çocuklar!”
Hızlıca elinizi yüzünüzü yıkayıp kahvaltı masasına oturmuşsunuz. Anneniz yine marifetlerini göstermiş, dillere destan bir sofra hazırlamış. Afiyetle kahvaltı yaparken hem sohbet eder hem de okulu konuşursunuz.
Evden çıkıp okul… Ders, oyun, tekrar ev.
Yine hazırlanmış bir akşam yemeği sofrası. Ye, kalk, televizyonun başına geç; sonra ders, sonra uyu.
Her gün birbirine benzer günler.
Sana düşen sadece ders çalışmaktır.
Her şey başkaları tarafından yapılmış, hazırlanmıştır.
Yukarıda tarif ettiğim, bir çocuğun yaşadığı bir gün ve ötesidir.
Eli ekmek tutana kadar.
Evet, çocuk olmak…
Ne yarını düşünür ne dünü sorgular; gününü gün eder.
Her gün güzeldir, her gün mutludur.
Hep böyle olması beklenen günlerdir.
Sonra?
Evet, sonra?
Günler, aylar, yıllar birbirini kovalar; yaşlar artı gün alır. Yani büyümeye başlarsın, hiç fark etmeden. “Ne çabuk geçti” dersin. Geçmişi yâd ettikçe, yıllar sonra hayıflanırsın o güzel günlere.
Bir de bakmışsın; ailenin her ferdi ayrı memleketlerde, ayrı evlerde… Sen ise bambaşka bir şehirde, tek başınasın.
Bazı sabahlar uyanırsın; için sebepsizce kuş tüyü misali hafiftir. Dışarısı hâlâ aynı dünyadır ama içindeki takvim değişmiştir. Ödemeler seni bekler, faturalar yerli yerindedir, düzen aynı düzendir; bin türlü iş yolunu gözler.
Ama sen…
Yüreğinde bir kuş tüyü hafifliğiyle, dünyaya gülücükler saçarak bakarsın. İşte o an fark edersin: İçindeki çocuk kısa bir süreliğine uyanmıştır.
O an var ya… Ne tarifsiz bir hâl.
Anın içindesindir; belki bir kaydıraktan kayıyorsundur, belki bir topun peşindesindir, belki çamura bulanmaktan sarhoş…
Yürekleri kolay affeder, gözleri kolay parlar. Çocuk kırıldığında birkaç dakika ağlar, sonra yeniden oyununa döner. Çünkü çocuk olmak, hayatı ciddiye almadan kalpten sevmeyi bilmektir.
Hatırlar mısınız o tatlı ama dönülmez günleri?
İp atlamanın, elim sende, körebe, saklambaç ve misket oynamanın; leblebi tozuna boğulmanın mutluluğunu?
Üç arkadaş bir araya geldi mi dünya yeniden yaratılırdı küçücük kalplerde. Bir karton kutu uzay gemisine dönüşürdü. Bir teneke konserve kutusu son model bir arabaya…
Kâğıttan gemilerle okyanuslar fethederdik. Elimizi uzatsak gökyüzüne, yıldızları yakalayacak gibiydik. Birimiz kral, birimiz kraliçe olur; sınırları olmayan ülkeler fethederdik. Birimiz baba, birimiz anne, diğerleri çocuk olurdu. Birimiz doktor, birimiz komutan; diğerleri hemşire ve asker…
Çünkü kurallar yoktu.
Kalıplar yoktu.
“Ayıp olur” yoktu.
Ve her şeyden önemlisi: Biz hep çocuktuk.
Şimdi ise…
Büyüdük (?).
Büyümek dediğimiz şeyin içi fazlasıyla ağır. Büyümek bize birkaç beden büyük geldi; kaldıramayacağımız kadar ağır…
Hesap kitaplar, özür dilememek için suskunluklar, “büyüklüğe yakışmaz” diye bastırılmış haykırışlar…
Ne zaman kaybettik içimizdeki o koşan, saf kalpli, temiz yüzlü; güldüğünde yüzünde çiçekler açan çocuğu?
Hangi yolda düşürdük, hangi durakta unuttuk, nerede terk ettik?
Oysa çocuk olmak hâlâ mümkün.
Bir sokak kedisinin başını okşarken, yağmurda ıslanmaktan korkmazken, bir sabun köpüğünün peşinden rüzgâra karışırken…
Bulabiliriz.
İçimizdeki çocuğa ses versek, belki de en çok şimdi iyi gelecek.
Çocuk olmak, dünyayı her seferinde ilk kez görüyormuş gibi hayretle izlemektir.
Her sabaha, sanki bir mucize olacakmış gibi uyanmaktır.
Mutlulukla dışarı çıkıp mutluluğu bulmaktır.
Kuşlarla konuşmak, herkese bir “günaydın” diyebilmektir…
Belki de yaşamak tam olarak budur:
İçimizdeki çocuğa sahip çıkmak.
Arada sırada onunla çocuk gibi konuşmak.
Ağaca tırmanmak, saklambaç oynamak değil belki ama hayata onun gözleriyle bakabilmek…
Çocuk olmak varmış…
Ve belki de çocuk kalabilmek gerekmiş.
ÇOCUK OLMAK VARMIŞ
Nihat Haluk Uğraş
Yorumlar