Uzun zamandır sabah yürüyüşlerimi yaptığım yolda, eski kırmızı bir araba hep aynı sokağın köşesinde sessizce beklerdi.

Boyası biraz solmuş, aynaları yılların yorgunluğuyla farklı yönlere bakıyor, kaportasında geçmişin izleri taşıyordu. Ama arka camındaki yazı hâlâ ilk günkü gibi canlıydı:
“Herkes kaybettiğine yansın, sen benden başla…”
Belki yazı eskidikçe sahibi yeniden yazdırıyordu, belki de ben her sabah gördüğüm için hâlâ ilk günkü gibi durduğunu sanıyordum. Ama sebebi ne olursa olsun, o cümle insanın yüzüne sert bir gerçek gibi çarpıyordu.
Çünkü hiç kimse bu yazıyı görüp de “Beni ilgilendirmiyor” diyemezdi. Zira herkesin içinde biraz olsun yarım kalmış bir hikâye, sessizce taşıdığı bir kırgınlık ve değerinin bilinmediğini düşündüğü bir an vardır.
Bu yazıyı görenler farklı yorumlar yapardı. Kimi bunun büyük bir aşk acısının izi olduğunu düşünürdü, kimi yıllar süren bir dost kırıklığının hikâyesi olduğunu söylerdi. Fakat hiç kimse cesaret edip arabanın sahibine bu cümlenin ardındaki gerçek hikâyeyi sormazdı.
Oysa hikâye düşündüklerinden çok daha basitti…
Arabanın sahibi Murat, yıllarca herkese yetişmeye çalışan, iyi niyetli, fedakâr bir insandı. Dostlarının en zor günlerinde yanında olur, ailesi için elinden gelenin fazlasını yapar, sevdiği insanların mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyardı.
Ama bir gün, yatağında sessizce tavana bakarken hayatındaki büyük gerçeği fark etti:
Herkes onun verdiği sevgiyi, ayırdığı zamanı ve gösterdiği değeri alıyordu. Fakat hiç kimse onun kaybettiği yılları, içinde biriktirdiği kırgınlıkları, sessizce taşıdığı yükleri görmüyor ya da görmek istemiyordu.
O sabah aynaya baktı ve kendine şöyle dedi:
“Bunca yıl herkesi düşündüm. Bir kez olsun kendimi düşünmenin zamanı geldi.”
İşte o gün, arabasının arka camına o cümleyi yazdırdı.
Bu bir öfke değildi…
Bir intikam hiç değildi…
Sadece kendisine verdiği bir sözü yerine getirmekti.
Yıllar geçti. Bir gün eski dostlarından biri onu gördü ve arabasının arkasındaki yazıyı sordu:
— Bu yazı hâlâ duruyor mu?
Murat hafifçe gülümsedi.
— Duruyor. Çünkü bazı insanlar kaybettiklerinin değerini ancak yokluğunda anlar. Ama ben artık kimsenin pişmanlığını beklemiyorum.
Sonra arabasına bindi, motoru çalıştırdı ve sessizce uzaklaştı.
Arkasında kalanların görebildiği tek şey yine aynı cümleydi:
“Herkes kaybettiğine yansın… Sen benden başla.”
O gün herkes anladı ki bazı insanlar aslında kaybedilmez.
Sadece değerleri çok geç fark edilir.
Ama hayatın acı bir gerçeği vardır:
Bazı özürler zamanında gelmez, bazı pişmanlıklar kaybedileni geri getirmez.
Çünkü insan bazen birini kaybettiğinde değil, onu kaybettikten sonra ne kadar değerli olduğunu anladığında üzülür.
Ve bazı insanlar için artık söylenecek tek söz kalır:
“Üzülmek yetmez… Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur.”