İnsanoğlunu mutlu etmek gerçekten zordur. Ne kadar verirseniz verin, çoğu zaman bir yerde “artık yeter” demez. Çünkü insanın beklentilerinin bir sınırı yoktur. Bir süre sonra “hep bana, hep bana” diyen bir anlayışla karşılaşabilirsiniz. Bu yüzden herkesi memnun etmenin kesin bir ölçüsü yoktur.

Yaşım itibarıyla hayatım boyunca çok farklı insanlar tanıdım. Memnun etmeye çalıştıklarım da oldu, ne yaparsam yapayım memnun edemediklerim de… Dönüp geriye baktığımda, memnun edebildiklerimin sayısı belki yüzde bir, memnun edemediklerimin ise yüzde doksan dokuz olduğunu düşünüyorum. Bazen insan kendini başarısız hissedebiliyor. Hatta zaman zaman “Acaba sevilmeyen biri miyim?” diye sorguladığı anlar bile oluyor. Hayat işte… Herkesi aynı anda mutlu etmek mümkün olmuyor.
Sık sık söylediğim bir söz vardır:

“İnsanı doksan dokuz kere omzunda taşırsın, bir kere indirirsin; işte o zaman şikâyet etmeye başlar.”
Bu söz, insan ilişkilerindeki acı bir gerçeği anlatır.
Hayattaki en büyük yanılgılardan biri, herkesi memnun edebileceğimize inanmaktır. Oysa bu mümkün değildir. İnsan, başkalarının yüzündeki tebessümü kendi mutluluğundan daha önemli görmeye başladığı anda, farkında olmadan kendini ihmal etmeye başlar.
Bir süre sonra “hayır” demeyi ayıp, kendini düşünmeyi bencillik, fedakârlığı ise sınırsız bir görev olarak görür. İşte tam o noktada insan, kendi bahçesini sulamayı unutur. Başkalarının çiçekleri açsın diye kendi toprağını susuz bırakır. Sonunda bir bahçe yeşerirken, diğer bahçe kurumaya başlar.

Oysa büyüklerimizin dediği gibi:
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”
Bahçe dediğimiz şey aslında insanın kendi yüreğidir. Umutlarıdır, hayalleridir, sevdikleridir, sağlığıdır, huzurudur. İnsan kendi içindeki o büyük bahçeyi koruduğu sürece hayata güzellik katabilir.

Fakat öyle insanlar vardır ki kendi bahçesinin suyunu alır, başkalarının çiçeklerine taşır. Herkesin yüzü gülsün ister. Herkesin gönlü hoş olsun diye çabalar. Ancak bir gün dönüp kendi bahçesine baktığında toprağının çatladığını, güllerinin solduğunu fark eder. Başkalarının yüzünde tebessüm vardır ama kendi yüzünde yorgunluk ve hüzün kalmıştır.

Elbette fedakârlık insanı yücelten büyük bir erdemdir. Anne babanın evladı için yaptığı fedakârlık, eşlerin birbirine verdiği destek, dostların zor günlerde omuz omuza durması hayatı güzelleştirir. Ancak fedakârlık, insanın kendisini yok etmesine, ruhunu tüketmesine ve hayat sevincini kaybetmesine dönüşüyorsa orada bir denge bozulmuş demektir.

Ne yazık ki toplumumuzda çoğu zaman kendini feda eden insanlar alkışlanır. Sürekli veren, sürekli susan, sürekli alttan alan insanlar bir gün tükenir. Tükenen insanın ise ne kendisine ne de çevresine faydası kalır.
Ve en acısı da şudur:
Bir zamanlar herkes için koşturan o insan yorulduğunda, çoğu kişi dönüp sadece şunu söyler:
“Bu zamanda böyle insanlar kaldı mı?”
“Yapmasaydı.”
“Demek ki kendi seçti.”

Ama hiç kimse o insanın yıllarca taşıdığı yükü, verdiği emeği ve sessiz fedakârlıklarını hatırlamaz.
Unutmamak gerekir ki susuz kalan bir bahçe, başka bahçeleri yeşertemez. İçinde huzur ve mutluluk kalmayan bir insan da çevresine uzun süre mutluluk dağıtamaz.
Belki de artık kendimize bazı soruları sormanın zamanıdır:
Başkalarının gönlü olsun diye kendi bahçeme en son ne zaman su verdim?
Kendi gönlümü ne kadar ihmal ettim?
Hayallerimi, sağlığımı, ailemi ve iç huzurumu hangi beklentilerin uğruna erteledim?
Bu soruların cevabını vermeden hayatımıza devam edersek, kendi bahçemizi kurutmaya devam ederiz.
Artık şunu öğrenmenin zamanı gelmiştir:
Hayat, herkesi memnun etme yarışı değildir.

İnsan bazen “hayır” demeyi bilmeli, bazen kendi yüreğinin sesini dinlemelidir. Çünkü kendisine değer vermeyen insan, başkalarının gözünde de gerçek değerini koruyamaz.

Fedakârlıktan vazgeçelim demiyorum. Ancak önce kendi bahçemizi yeşertelim. Kendi bahçesinde güller açan insan, çevresine de güneş olur, umut olur, güzellik olur.
Çünkü insan önce kendi bahçesini korumalıdır.
Aksi hâlde geriye sadece şu hüzünlü cümle kalır:
“Herkesin gönlü olsun diye kendi bahçemi kuruttum.”