Bizim köyde herkesin kendine göre bir hikâyesi, kendine göre bir huyu vardı. Kimi konuşmasıyla, kimi çalışkanlığıyla, kimi de yaptığı bir işle hatırlanırdı.

Ama bizim köyde onun asıl adı Mehmet olmasına rağmen, nedendir bilinmez, herkes ona “Memiş Emmi” derdi. “Memiş Emmi” denildiğinde akla önce düzgün giyimi, ölçülü konuşması, saygılı tavrı ve kendine has duruşu gelirdi.

Memiş Emmi, öyle makamı, mevkisi veya serveti olduğu için saygı gören biri değildi. Onu farklı kılan, kendisine ve karşısındaki insana duyduğu saygıydı. Her zaman şık giyinir, temiz ve düzenli olur, konuşurken kelimelerini seçerdi. Kimseyi kırmamaya özen gösterir, büyükle büyük, küçükle küçük olmasını bilirdi.

Fakat Memiş Emmi'nin köyde dillere destan bir özelliği daha vardı:
Takım elbisesi…

Nereye giderse gitsin, onu takım elbisesiyle görmek mümkündü. Kahveye mi gidecek, takım elbise. Bir yere misafirliğe mi gidecek, takım elbise. Bir işi mi var, takım elbise…
Ama asıl mesele bostana giderken başlardı.
Köylü bostana giderken küreği genellikle omzuna atardı. Üstü başı toz olur, ayakkabısına toprak bulaşırdı. Çünkü sonuçta bostana gidiliyordu; kimse de giyimine kuşamına fazla dikkat etmezdi.
Memiş Emmi ise başka türlüydü.
Üzerinde yine o tek renk, düzgün takım elbisesi…
Elinde de küreği.

Fakat küreği omzuna atmazdı. Bir eliyle küreğin tam ortasından kavrar, küreği aşağı doğru uzatarak yola parelel taşırdı. Küreğin duruşu hiç bozulmaz, kendisi de her zamanki gibi dimdik yürürdü.
Bu görüntü köyde adeta Memiş Emmi ile özdeşleşmişti.
Uzaktan onu gören biri, önce takım elbiseye bakar, sonra elindeki küreğe bakardı.
Bir tarafta omzuna kürek atmış, bostana giden köylüler…
Diğer tarafta tek renk takım elbisesiyle, küreği elinde yatay taşıyan Memiş Emmi…
Gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı.
Sanki bostana çalışmaya değil de önemli bir yere, ciddi bir görüşmeye gidiyordu.
Ama işin en ilginç tarafı, Memiş Emmi'nin bostana vardığında da takım elbisesini çıkarmamasıydı.
O kıyafetle çalışırdı.

Kürek sallar, toprağı kazardı. Terler, yorulur, takım elbisesine toz toprak bulaşırdı. Fakat ne çalışırken tavrı değişirdi ne de duruşu…
İşi bitince de nasıl gittiyse öyle dönerdi.
Yine dimdik…
Yine ağırbaşlı…
Yine küreği elinde…
Yine o kendine has duruşuyla…
Sanki biraz önce bostanda toprakla uğraşmamış da köyün dışından önemli bir toplantıdan dönüyormuş gibi.
Yıllar geçti.
İnsanlar değişti.
Köy değişti.

Bostanların, yolların, evlerin bile eski görüntüsü kalmadı.
Fakat Memiş Emmi'nin o görüntüsü hafızalardan silinmedi.
Bugün geriye dönüp düşündüğümüzde, onun asıl özelliğinin takım elbise giymek olmadığını anlıyoruz.
Asıl özelliği, hayatın neresinde olursa olsun kendi duruşundan taviz vermemesiydi.
Bostana giderken de aynı Memiş Emmi'ydi.
Köy meydanında da…
Kahvede de…
Tarlada, bostanda çalışırken de…

İnsanlara karşı saygısı, konuşması, temizliği ve düzgünlüğü hiç değişmezdi.
Belki de bu yüzden ona sadece Mehmet demek yetmezdi.
Onun adı köyde çoktan değişmişti.
Mehmet'ti ama herkes için Memiş Emmi'ydi.
Ve yıllar sonra bile köyde onun adı geçtiğinde, insanların gözünde aynı görüntü canlanır:
Tek renk bir takım elbise…
Bir elinde kürek…

Küreği tam ortasından kavrayıp hizasını hiç bozmadan, dimdik yürüyen Memiş Emmi…
Bazen bir insanın arkasında bıraktığı en büyük miras malı, mülkü ya da makamı değildir.
Bazen geriye sadece bir duruş, bir tavır ve güzel bir hatıra kalır.
Memiş Emmi de köyümüze işte böyle bir hatıra bıraktı.
Ve bazı insanlar vardır; aradan yıllar geçse de isimleri değil, duruşları hatırlanır.
Memiş Emmi de onlardan biriydi.