Okuyacağınız hikâye, bir arkadaşın anlattığı, kendi başından geçen gerçeklerdir.

Hikâyeler…
Kimisi bizde iyi ya da kötü hatıralar bırakır. Yaşadığımız sürece, onu tetikleyen bir olayda onu hatırlamamak mümkün değildir ve hatırladığımızda, tatlı ve acı hatıraları yeniden yaşarız.
Onun için bazı hikâyeler vardır; anlatılır ve biter.
Bazı hikâyeler ise bittiği yerde başlamış olur.
Bu da onlardan biri…
Gelelim hikâyemize…
Yıllar, yıllar önce…
Daha bıyıkları çıkmamış bir genç, lise eğitimine başladı.
Başladı ama işler istediği gibi gitmedi.
Daha lisenin birinci sınıfında kaldı.
Bir yılını kaybetti.
Belki o günlerde kendisine “tembel”, “beceriksiz”, “başaramazsın” diyenler oldu.
Belki arkasından konuşanlar, onu küçümseyenler oldu.
Ama o, bütün bunlara rağmen inatla lise eğitimine devam etti.
Bir yıl kaybetmişti ama hayattan vazgeçmemişti.
Sonunda, yıllar süren mücadelesinin ardından o gün geldi.
Liseden mezun oldu.
Bugün bir kâğıt parçası gibi görünen diploma, onun için yılların emeğiydi.
Kendisine göre bir başarının kanıtıydı.
Ve o genç, bu haberi herkesten önce babasına vermek istedi.
Fakat bir sorun vardı.
O yıllarda cep telefonu yoktu.
Ankesörlü telefonlar vardı.
Telefon etmek için de jeton gerekiyordu.
Cebinde parası da jetonu da yoktu.
Hemen arkadaşlarının yanına giderek arkadaşlarından birinden bir jeton aldı.
Düşünün…
Bir insanın cebinde bir jeton yok.
Ama kalbinde kocaman bir sevinç taşıyor.
Ankesörlü telefonun başına geçti.
Jetonu telefona attı.
Numarayı çevirdi.
Telefon çaldı.
Babası açtı.
Genç, belki hayatında hiç olmadığı kadar heyecanlıydı.
“Baba…”
“Efendim oğlum?”
Ve o cümleyi söyledi:
“Baba, ben lise mezunu oldum!”
Aslında sadece bir haber vermiyordu.
Babasından bir ödül bekliyordu.
Bir madalya değil…
Bir para değil…
Bir hediye hiç değil…
Sadece birkaç kelime…
“Aferin oğlum.”
“Seninle gurur duyuyorum.”
“Helal olsun.”
Ama babasının ağzından çıkan cümle bambaşkaydı:
“Oğlum, mezun olduysan kendine oldun, ben ne yapayım?”
İşte o anda…
Biraz önce sevinçten titreyen o yürekte bir şey sustu.
Jetonun süresi doldu.
Telefon kapandı.
Ama asıl biten, telefonun süresi değildi.
Bir çocuğun babasından beklediği takdirin süresi dolmuştu.
Belki baba o cümleyi düşünmeden söyledi.
Belki öyle bir niyeti yoktu.
Belki kendi dünyasında bunun üzerinde hiç durmadı.
Ama çocuklar, bizim söylediğimiz sözleri, bizim unuttuğumuz kadar çabuk unutmazlar; onları hafızalarına kazırlar.
Bizim için sıradan bir cümledir ama onlar için bir çiçek buketi ya da bir balyoz darbesidir.
Onlar için o kısacık cümle bazen bir ömürdür; hem de hatırlanacak şekilde, silinmeyecek şekilde.
O genç belki daha sonra üniversite okudu.
Belki iş sahibi oldu.
Belki evlendi.
Belki çocukları oldu.
Belki hayatında çok daha büyük başarılar elde etti.
Belki binlerce kişiye hükmetti.
Belki yurt dışında aranır bir eleman oldu.
Ama eminim, o üç saniyelik cümleyi unutmadı.
Çünkü insan, en çok sevdiği insanlardan duyduğu sözleri hafızasının en derin yerine koyar.
Bir yabancı size “Aferin.” dediğinde mutlu olursunuz.
Ama babanız söylediğinde…
Başka.
Bir yabancı sizi takdir ettiğinde gururlanırsınız.
Ama anneniz ya da babanız ettiğinde…
Başka.
Çünkü çocuk, dünyaya önce anne ve babasının gözlerinden bakar ve öğrenir.
Onların “Sen yaparsın.” demesi, çocuğun kendisine inanmasını sağlar.
Onların “Sen beceremezsin.” demesi ise bazen yıllarca insanın peşinden gelir.
İşte bu yüzden anne babalara bir şey söylemek istiyorum:
Çocuklarınızın başarılarını küçümsemeyin.
“Bunda ne var?”
“Bunu herkes yapar.”
“Daha ne yaptın ki?”
“Adam ol da görelim.”
gibi sözler söylemeyin.
Çünkü belki sizin küçümsediğiniz şey, çocuğunuzun hayatındaki en büyük başarısıdır.
Belki o diploma için gecelerce çalışmıştır.
Belki ağlamıştır.
Belki pes etmek üzereyken yeniden ayağa kalkmıştır.
Ve belki bütün bunların sonunda sizi arayıp:
“Baba, başardım!”
demiştir.
O anda ona vereceğiniz şey çok önemlidir.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştirmek için büyük paralar gerekmez.
Sadece bir cümle yeter.
“Seninle gurur duyuyorum.”
“Sen başarırsın.”
“Sen yaparsın.”
“Hadi, göreyim seni.”
“İşte bu kadar”…
Ve bazen bir çocuğun kalbini kırmak için de büyük bir kötülük gerekmez.
Bir cümle yeter.
“Oğlum, mezun olduysan kendine oldun, bana ne?”
Aradan yıllar geçer.
Jeton kaybolur.
Telefon ortadan kalkar.
Diplomanın kâğıdı eskir.
Ama bazı cümleler eskimez.
Bazı cümleler insanın içinde yaşar.
Ben bu hikâyeyi düşündükçe hep aynı şeyi düşünüyorum:
O gün o baba, oğlunun diploma haberini değil, oğlunun kendisine uzattığı sevgiyi kaçırdı.
Çünkü o genç babasını ararken aslında şunu söylemek istiyordu:
“Baba, bak… Senin gurur duyacağın biri oldum.”
Belki babası bunu hiç anlamadı.
Ama oğul yıllarca o telefonu hatırladı.
Ve şimdi soruyorum:
Çocuklarımız bize bir gün,
“Baba, başardım.”
derse ne yapacağız?
Onlara hayatın eksiklerini mi anlatacağız?
Daha ne yapmaları gerektiğini mi söyleyeceğiz?
Yoksa bir an durup,
“Aferin evladım. Seninle gurur duyuyorum.”
mu diyeceğiz?
Çünkü hayat çok kısa.
Ve çocuklarımız bir gün büyüyecek.
Bizim sesimize ihtiyaçları kalmayacak belki.
Ama bugün söyleyeceğimiz bir cümleyi ömür boyu taşıyacaklar.
Bir jeton…
Bir telefon…
Bir diploma…
Ve unutulmayan bir cümle…
Bazen bir insanın hayatındaki en büyük ders, koca kitaplarda değil;
bir ankesörlü telefonun başında, tek bir jetonun süresi kadar kısa bir zamanda öğrenilir.
Ve belki de bu hikâyenin en acı tarafı şudur:
Jeton bittiği için telefon kapandı.
Ama babanın söylediği o cümle, oğlunun içinde hiç kapanmadı.