Yıl 1939.
Yer Erzincan.
Gece yarısı.
Soğuk bir kış günü.
Kış, Doğu Anadolu’da sadece bir mevsimden öte aynı zamanda insanlar için bir sınavdır.
Bu sınava birde deprem sınavı eklenir.

Erzincan Depremi.
Soğuk bir gece yarısı yeryüzü sarsıldığında sadece binalar yıkılmadı; hayatlar, alışkanlıklar… enkaz altında kaldı.
Ama o enkazın altından sadece acı çıkmadı.
Bu sefer acı yerine mutluluk, yardım severlik, onur ve Türk milletinin kendisi çıktı.
Bugün pek konuşulmayan, ama anlatıldığında insanın içine işleyen bir hikâye vardır: Mahkûmlar.
Demir parmaklıkların ardında, toplumun “suçlu” diye damgaladığı insanlar… Depremle birlikte o parmaklıklar anlamını yitirdi. Duvarlar çöktü, kilitler kırıldı. Kaçmak için bulunmaz bir fırsattı.
Ve belki de herkesin beklediği buydu: Kaçacaklar.
Ama kaçmadılar.

Soğuğun iliklere işlediği, karın üstüne ölümün serildiği o günlerde, mahkûmlar enkazlara koştular. Ellerini taşın altına koydular. Kimini kurtardılar, kimini çıkaramadılar ama başında beklediler.
Bir mahkûmun, bir annenin donmak üzere olan çocuğunu battaniyeye sardığı anlatılır.
Bir başkasının, günlerce aç susuz çalıştığı…
Suçları vardı belki. Ama o an, kim olduklarını belirleyen şey geçmişleri değil, yaptıklarıydı.
Toplumun dışına itilmiş insanların, toplum için canla başla çalışması…
Bunu görmezden gelmek kolay, anlamak zor.
Çünkü biz, insanları tek bir kimliğe indirgemeyi seviyoruz:
“Suçlu.”
“İyi.”
“Kötü.”

Oysa hayat, özellikle de felaket anları, bu etiketleri paramparça eder.
Deprem sadece binaları yıkmaz; önyargıları da sarsar.
Ve bazen, en beklenmedik yerden bir vicdan çıkar karşımıza.
Bugün, modern şehirlerde, güvenli binalarda yaşarken bile birbirimize sırtımızı dönebiliyoruz.
Komşumuzu tanımadan yıllar geçiriyoruz.
Birinin derdi, diğerinin umurunda olmuyor.
Ama 1939’un o dondurucu gecesinde, adı “mahkûm” olan insanlar, insan olmanın en saf halini hatırlattı.
Belki de asıl soru şu:
Gerçek özgürlük nedir?

Duvarların dışına çıkmak mı, yoksa vicdanın sesini duyabilmek mi?
Erzincan’ın enkazı çoktan kaldırıldı.
Ama o gün ortaya çıkan gerçek hâlâ yerli yerinde duruyor:
İnsan, en çok zor zamanda kim olduğunu gösterir.
1939 Erzincan Depremi’nde yıkılan hapishaneden çıkabilecek durumda olmalarına rağmen mahkûmlar kaçmamış, dönemin Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal’ın izni ve sözüyle kurtarma çalışmalarına katılmışlardır. Savcı İzzet Akçal’ın "Kaçmayacaksınız, canla başla çalışacaksınız ve her akşam dönüp sayım vereceksiniz" şartına uyarak hiçbir mahkûm firar etmedi.

İlk olarak hapishaneden başlayarak içlere doğru ilerlemişler ve hatta köylere yardıma gitmişlerdir. Kendi köylerine giderek ailelerine yardım etmişler ve onların hayatlarını emniyete aldıktan sonra tekrar geri dönerek çalışmalar devam
Bölgeye gelen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, mahkûmların bu özverili ve dürüst çalışmasına bizzat tanıklık etti.
Gösterdikleri bu büyük insanlık dersi ve fedakârlık sonucunda mahkûmlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından çıkarılan özel kanun ve aflarla cezalarından indirim alarak ödüllendirildiler.

Böylelikle acıdan Türk halkının yardım severliği gün yüzüne çıkmış olmuştur.
KAYNAK:https://www.erzincannostalji.com/2020/12/26/1939-erzincan-depreminde-dort-can-kurtaran-kutahyali-recepin-hazin-hikayesi/