İnsanın olduğu her yerde aynı manzaraya tanık oluyorum. En az iki kişinin olduğu yerde mutlaka bir konu hararetli bir şekilde konuşulur. Konunun içeriği önemli değil. Yeter ki konuşma olsun; sonu o da çok önemli değil. Bu, anladığım kadarıyla, çözüm olmaktan çok sadece zaman geçirme amacıyla yapılmaktadır.
Bir de insanların çok olduğu, yani bir şirketin, bir kurumun, bir apartmanın yönetim toplantısını düşünmek akla ziyandır. Kelimelerin havada uçuştuğu yerlerde kimse kimseyi dinlemez. Herkes aklındaki fikri söyler; fikrinin doğru olması önemli değildir, yeter ki konuşmak olsun. Konuşulur, konuşulur; sonuç anlaşmazlıkla biter. Belli toplantılarda kesin kararlar alınmak zorunda olunduğundan kararlar alınır ama neden, niçin alındığını bilen de olmaz ve ilerleyen zamanlarda aldığımız kararlar bize neler getirdi diye de merak edilmez.
Toplantı masalarında herkes konuşmak için konuşurken parlak fikirler de ortaya atılır. Atılan fikir beğenildiğinde, iş uygulamaya gelince demin laf olsun diye konuşanlar bir anda sus pus olur; iş almamak için kafasını deve kuşu misali toprağın altına gömer. İşte tam da bu anlarda aklıma çocukluğumda dedemin anlattığı o meşhur fıkra düşer.
Gelin, ben de size anlatayım:
Bir gün fareler bir araya gelip başlarına bela olan kediden nasıl kurtulacaklarını tartışırlar. Herkes söz alır, fikirler havada uçuşur ama hiçbiri işe yarar bulunmaz. Derken genç ve heyecanlı bir fare, gözleri parlayarak ayağa kalkar:
“Buldum!” der.
“Kedinin boynuna bir çan asalım. Böylece yaklaşırken duyar, kaçarız.”
Fikir o kadar parlaktır ki diğer fareler alkış kıyamet… “Harika! İşte çözüm bu!” diye bağırırlar.
Ama köşede sessizce bekleyen o yaşlı, tecrübeli fare ağır ağır doğrulur ve kalabalığın coşkusunu bir bıçak gibi kesen soruyu sorar:
“Peki… Aramızdan kim kedinin boynuna o çanı asacak?”
İşte gerçekler.
Gerçek hayat tam da bu soruda saklıdır.
Bugün ofislerde, apartman ve yönetim masalarında, okul projelerinde, sosyal meselelerde hep aynı kısır döngü devam ediyor.
Herkes daha iyi bir düzen ve sistem, daha düzenli bir hayat ve eğitim, daha adil bir toplum istiyor. Herkes eksiği görüyor, fikirler üretiyor; “Gel yapalım.” deyince her nedense herkesin işi çıkıyor. Kimse elini taşın altına koymuyor ama her şeyin de düzgün gitmesini istiyor; yeri geliyor çığırtkanlık yapıyor. İstiyor da istiyor. Hani derler ya: “Ağzı olan konuşuyor.”
Fikir çok, hatta bazen dâhiyane oluyor. Ama o küçük çanı biri boynuna alıp kedinin yanına gidecek ve takabilecek cesur bir gönüllü aranıyor. Doğru hareket, “Şöyle olmalı, böyle yapılmalı.” cümleleriyle değil; “Ben yapayım, ben başlayayım.” diyen insanların omuzlarında yükselir.
Kedinin boynuna çan takmak bir kahramanlık değil aslında; sadece var olmak ve sorumluluk almaktır. Çünkü bir toplumu değiştiren şey, büyük kahramanlıklarla birlikte senin benim atacağı küçük adımlardır. Plan değil, uygulama; istek değil, cesaret; laf değil, eylemdir.
Belki de bugün oturup hepimizin tekrar düşünmesi gereken tek şey şu:
Sorunun farkındayız, çözüm ortada, çan elimizde…
Peki, kim çanı takacak?
KİM ÇANI TAKACAK?
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.





