“Bir melek sanmıştım seni…”
İnsan en büyük yanılgıyı, en çok güvendiği yerde yaşar. Aşkın ihaneti yakar ama dostun ihaneti yakmaz; kavurur. Çünkü sevdiğin giderse kalbin kırılır, dostun giderse dünyan yerinden oynar.
Bu sözler, yıllardır dillerden düşmeyen bir türkünün içli serzenişi. Özellikle Orhan Gencebay yorumuyla hafızalara kazınan bu eser, yalnızca bir aşk hikâyesini değil; güvenin yıkılışını anlatır. “Arkadaşıma kaçtın” dizesi, aslında iki kaybı birden söyler: Yar ve yaren…
İnsanın sevdiğiyle sınanması ağırdır. Ama dostuyla sınanması daha ağır. Çünkü dost dediğin, sırtını yasladığın duvardır. O duvar yıkıldığında altında sadece aşk kalmaz; inanç da kalır, güven de kalır, çocukluğun da kalır.
“Dünya ahret kardeşimsin…”
Bu cümle bir sitem mi, yoksa ironik bir kabulleniş mi? Bazen insan öfkesini bile tam yaşayamaz. Kızması gerekirken güler. Beddua etmesi gerekirken “uğurlar olsun” der. Çünkü gurur, kalbin önüne geçmiştir.
Ve en ilginci şu:
“Ben buldum bir yenisini…”
Gerçekten mi? İnsan ihanetten sonra yenisini bulur mu, yoksa sadece yarasını saklayacak bir teselli mi arar? Bazen “yenisi” dediğimiz şey, sadece unutma çabasıdır. Çünkü kalp, ihaneti kolay kolay arşivlemez. Özellikle iki kişiden birden gelmişse.
Bu türkü bana hep şunu düşündürür:
Aşk mı daha tehlikelidir, dostluk mu?
Aşk yıkılabilir.
Ama dostluk yıkılırsa, insanın içindeki masumiyet gider.
Belki de bu yüzden bazı türküler yüksek sesle söylenir ama aslında fısıltıdır. İçimizdeki kırgın çocuğun fısıltısı… Melek sandığımız insanların boş çıktığını öğrenmenin hüznü…
Hayat bazen öğretirken acımasızdır.
Ama yine de insan, her şeye rağmen sevmekten vazgeçmez.
Çünkü en büyük cesaret, ihanetten sonra da kalbin kapısını tamamen kapatmamaktır.