Atalarımız, büyüklerimiz, âlimlerimiz ve hatta zalimlerimizin yaşanmışlıklarından elde ettikleri deneyimleri Sonucu söyledikleri bazı sözler, gündemini her şeye rağmen korumasını bilmiştir.
Bu sözlerden bir tanesi: “İncinsen de incitme.”
Bu sözün güncelliğini koruyacağı da kesindir. Çünkü bu dünyanın şu hâlini düşündükçe, cümleyi boşa çıkarmak ayıp olur. Vay hâlimize…
Mevlânâ’nın bu sözü, bugün bir duvar yazısı kadar basit ve görünmez; bir bildirim sesi kadar kısa ve duyulmaz. Ama çağımız, kısa cümlelerin uzun ve kalıcı yaralar açtığı bir çağ. Bu yüzden bu söz, hiç olmadığı kadar ağır, hiç olmadığı kadar zor ve hiç olmadığı kadar sorumluluk ister.
Bugün ise incinmek neredeyse bir yaşam biçimi hâlini aldı. Sosyal medyada bir cümleyle, iş yerinde bir bakışla, trafikte bir korna sesiyle, hatta en yakınımızdan gelen bir suskunlukla… Sürekli tetikteyiz. Çünkü eskiden parmaklar tetikteyken, şimdilerde herkesin parmakları tuşlarda; diller ise makineli tüfek gibi saydırıyor. Herkesin parmakları ve dili, bıçağın kör tarafıyla kesiyor. Herkesin sabrı tükenmek üzere ya da sınırlı. Hiç kimse sabrına sahip çıkmıyor; en ufak bir olayda öfke patlamasıyla içini boşaltıyor. “Doğru mu?” diye kendi kendine sormak zahmetinde bile bulunmuyor.
Günümüz yaşantıları bize şunları fısıldıyor:
“İncitileni ez, güçlü görün.”
“Karşılık vermezsen kaybedersin.”
“Susarsan suç senin, zayıf sayılırsın.”
“Suçluysan bile bağırarak üstünlük kur.”
Kurallar net: Hep sen haklısın.
Oysa Mevlânâ, tam tersini söylüyor:
İncinsen de incitme…
Yani acını başkasının yarasına dönüştürme.
Yani sana yapılanı sen de yapma.
Yani herkese iyilikle yaklaş.
Yani kötülüğün zincirini kır…
Hani nerede kaldı atalarımızın, büyüklerimizin, âlimlerimizin; hatta zalimlerimizin bile güzel sözleri?
Bugün incitmek, çekirdeği yiyip çöpe atmak kadar kolay. Bir tweet atmak kadar, bir mesajı sert yazmak kadar, birinin açığını yakalayıp yüzüne vurmak kadar… Kolay.
Ama incitmemek…
İşte o, karakter ister.
Vicdan ister.
İnsanın kendini tutabilme gücünü ister.
“İncinsen de incitme” demek, korkak olmak ya da pasif kalmak demek değildir.
Haksızlığa boyun eğmek hiç değildir.
Bu söz, “zulüm yap” ya da “zulme razı ol” demiyor.
Bu söz, “O zalimse, sen de zalimleşme” diyor.
Bugünlerde hak aramakla hakaret etmeyi; eleştirmekle aşağılamayı; kendini savunmakla karşı tarafı yok saymayı birbirine karıştırıyoruz. Sonra da sertliğimizi “dürüstlük”, kırgınlıklarımızı “doğallık”, acımasızlığı ise “gerçeklik” diye pazarlıyoruz.
Sanal dünyada hepimiz temiziz, dürüstüz, şahaneyiz…
Peki, gerçek hayatta nasılız?
Bu sorunun cevabı herkesin kendisinde saklı.
Oysa her inciten, bir zamanlar incinmiştir.
Her kıran, bir yerinden kırılmıştır.
Mevlânâ’nın sözü tam da burada duruyor:
Yaranı başkasına taşıma.
Acını bulaşıcı hâle getirme.
Bugünün dünyasında “incitmemek”, neredeyse başlı başına insani bir duruş. Çünkü herkesin bağırdığı bir yerde sesini alçaltmak, herkesin vurduğu bir yerde elini indirmek, herkesin yaktığı bir yerde söndürmeye çalışmak… Bunlar güçsüzlük değil; aksine en zor güç türüdür. Olması gerekeni yapmaktır.
Belki de insan olmanın son sınavı budur:
İncindiğinde neye dönüşeceksin?
Bir başkasını inciten biri mi?
Yoksa incinmiş hâliyle bile insan kalabilen biri mi?
Mevlânâ, asırlardır cevabı fısıldıyor.
Biz ise hâlâ duymamakta ısrar ediyoruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.