Deyimler...
Bizlerin sıkça kullandığımız kısa, anlamlı, özlü ve ders verici sözlerdir. Kimi zaman bir cümleyle uzun uzun anlatılamayacak hakikatleri dile getirirler. Bunlar, bizden önceki büyüklerimizin yaşanmışlıkları sonucu elde ettikleri deneyimlerinin özetidir.
Dolayısıyla milletlerin ortak hafızasıdır. Bazı deyimler vardır ki insanın kulağına hoş gelir, bazıları da vardır ki oldukça kaba gelir. İşte bunlardan bir tanesi de “Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun?” sözüdür.
Günlük hayatta sıkça kullanırız. İlk duyduğumuzda insan bir irkilir, sonra olayın durumuna göre kabullenir. Serttir, alışılmışın dışındadır, biraz argo bir ifadedir; ancak verdiği mesaj oldukça nettir:
“Bu kadar telaş etmene gerçekten gerek var mı?”
Bu deyimin çıkış hikâyesi de en az kendisi kadar ilginçtir ve gerçektir.
Tarihî kaynaklarda anlatılanlara göre bu deyimin buradan çıktığı varsayılmaktadır. Ancak bu anlatıyı doğrulayan kesin tarihî belgeler bulunmadığını da özellikle belirtmek gerekir.
Bu bir rivayet değil, bilinen bir uygulamadır. Eski tabakhanelerde (deri işleme dükkânlarında) deri işlenirken taze hayvan dışkısından yararlanıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu dışkının acilen dükkâna yetiştirilmesi gerektiğinden, tabakhaneler için toplanan bu malzemeyi ulaştırmak adına insanların büyük bir telaşla koşturması zamanla bu deyimin doğmasına neden olmuştur.
Gelelim günümüze...
Bugün etrafımıza şöyle bir bakalım isterseniz...
Sabah gün doğmadan alarm sesiyle başlayan yarış, trafikte saatlerce devam ediyor. İş yerinde bitmeyen gereksiz toplantılar, cep telefonuna düşen onlarca bildirim, WhatsApp’tan gelen mesajlar, cevaplamalar, evrak göndermeler ve sosyal medyada hiçbir şeyi kaçırmama telaşı...
Günün sonunda ise ne yaptığını bilemeden yorgun düşmüş, fakat neyi başardığını tam olarak anlayamayan insanlar...
Sanki herkes, görünmeyen bir döngünün peşinden koşuyor; çalınan bir düdükle birlikte hareket ediyor. Sonra yeni bir gün başlıyor. Birbirinden çok da farklı olmayan, birbirini kovalayan günler...
Oysa hayat hızlı akıyor ama hızlandıkça güzelleşmiyor. Tam tersine, acele ettikçe birçok güzelliği geride bırakıyoruz.
Ömür akıp giderken, güzellikleri kaçırdığımızı fark edemiyoruz. Çocuğumuzun büyüme aşamalarını göremeden, anlattığı bir hatırayı yarım dinliyoruz. Çocuklarımızın, eşimizin, kardeşlerimizin, komşularımızın, arkadaşlarımızın ve yaşlı anne babamızın sohbetini “Sonra konuşuruz.” diyerek erteliyoruz.
Birilerine “Günaydın” ya da “İyi akşamlar” demeyi ihmal ediyor, bir dostun hâlini sormaya bile vakit bulamıyoruz.
Sonra takvim yaprağına gözümüz iliştiğinde ya da aynaya baktığımızda:
“Zaman ne çabuk geçti.”
diye hayıflanıyoruz.
Ama geriye dönüş yok. Çizgi film gibi hayatın karelerini geri alamıyoruz maalesef.
Belki de sorun zamanın hızlı geçmesi değil; bizim onu doya doya yaşamaya fırsat bulamayacak kadar acele etmemizdir.
Neden, niçin ve kimin için zamanı heba ediyoruz, bilen de yok...
Elbette bu dünyaya geldiysek çalışacağız, üreteceğiz, hedeflerimizin peşinden gideceğiz. Ancak zamanı kaçırmadan, gereksiz telaşı bir marifet sanmayacağız.
Çünkü insanı yoran, işin çokluğu değil; gereksiz telaşın fazlalığıdır.
Bazen yavaşlamak, durmak, düşünmek ve önceliklerimizi yeniden gözden geçirmek gerekir. Çünkü hayat, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken kaçırılacak kadar uzun değildir.
Hayatımızın temel noktasına kendimizi koymak şartıyla; eşimizi, çocuklarımızı, ailemizi ve çevremizi de hesaba katarak yeniden bir düzen kurmalıyız. Telaşa kapılmadan, anın değerini bilerek yaşamalıyız.
Kendi hayatımızı bir düzene soktuktan sonra, birini telaş içinde görürsek belki gülümseyerek şu eski deyimi hatırlarız:
“Hayrola! Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun?”
Belki de bu soru, sadece karşımızdakine değil; zaman zaman kendimize de sormamız gereken bir sorudur.
Eskiler, az sözle çok şey anlatmayı bilirdi.
Her koşan bir yere varmaz.
Her acele eden de işini daha iyi yapmaz.