İnsan iç ve dış dünyasıyla birlikte vardır. Bunlardan birisinin eksikliği insanın yaşamında çok önemli değişiklikler yaratır. İki dünyanın da tam ve eşit olması insana değer katar.
İnsan hayatı, sahip olduklarımızla değil, onları nasıl anlamlandırdığımızla şekillenir. Bu noktada iki kavram öne çıkar: “Nimet ve Hikmet”. Bu iki kavram çoğu zaman iç içe geçer; ancak aslında birbirinden farklı derinliklere sahiptir.
Biri bize verilenleri, diğeri ise verilenlerin ardındaki anlamı ifade eder.
Nimet, en yalın haliyle insana verilen her türlü iyilik, imkân ve lütuftur. İnsan bu verilenleri çoğu zaman hak ettiğini düşünür, bazen de alışkanlıkla görmezden gelir. Oysa nimet, fark edildiğinde şükre dönüşür; fark edilmediğinde ise sıradanlaşır. Nimetin özünde “verilmiş olmak” vardır.
Sağlık bir nimettir, ekmek nimettir, huzur bir nimettir, sevdiklerimiz nimettir.
Hikmet, bir şeyin neden verildiğini, hangi anlamı taşıdığını ve insanı nereye götürmesi gerektiğini kavrama yetisidir. Hikmet, görünenin arkasındaki görünmeyeni fark edebilmektir. Hikmet ise nimetin ötesine geçer
Bir insanın zengin olması nimettir; ama o zenginliğin başkalarına fayda sağlamak için verilmiş olabileceğini anlaması hikmettir. Bir sıkıntı da ilk bakışta nimet gibi görünmeyebilir; fakat sabrı, olgunluğu ve derinliği öğretiyorsa, işte orada hikmet devreye girer.
Bu iki kavram arasındaki en temel farklar şudur:
Nimet, dış dünyada vardır, hikmet ise insanın iç dünyasında doğar.
Nimet, insanı sınayan bir araçtır; hikmet ise o sınavı doğru okumayı sağlar.
Nimet herkese verilebilir, ama hikmet herkeste aynı ölçüde bulunmaz.
Nimet gözle görülür, elle tutulur; hikmet ise idrakle hissedilir.
Nimet çoğu zaman sevinç uyandırır; hikmet ise bazen acının içinden bile anlam çıkarır.
Çok nimete sahip olmak, insanı her zaman iyiye götürmez.
Nimet hayattır; hikmet ise o hayatın anlamıdır.
Nimet bize sunulandır, hikmet ise bizim onu nasıl okuduğumuzdur.
Eğer hikmet yoksa nimet insanı şımartabilir, körleştirebilir. Ama hikmet varsa, az bir nimet bile büyük bir zenginliğe dönüşebilir.
Eğer insan, sahip olduklarını sadece tüketmek yerine anlamlandırmayı başarırsa, işte o zaman nimetler gerçek değerini bulur ve hayat, sıradanlıktan derinliğe doğru yol alır.
Her şeye kolayca ulaşabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz; fakat neden sahip olduğumuzu, ne için yaşadığımızı çoğu zaman sorgulamıyoruz. Oysa gerçek denge, nimetin farkına varmakla değil, onun hikmetini kavramakla kurulur.
Bugün insanlığın en büyük eksiklerinden biri, nimet bolluğu içinde hikmet kıtlığı yaşamasıdır.