Kategoriler

ALACA LİDER

EZANIN GÜZELLİĞİ

Sabahın en kırılgan yerinde, gecenin siyahı henüz tam dağılmamışken bir ses yükselir göğe doğru. Şehrin betonuna, köyün toprağına, denizin tuzuna, insanın yorgun kalbine ve bütün cümle âleme aynı anda dokunan bir ses yükselir… “Allahu Ekber.” Ezan.
Ezan, sadece bir çağrı değil; zamanın nabzını tutan ilahî bir takvimdir. Günün saatlerini değil, kalpleri ayarlar. Güne başlarken “Neden yaşıyorum?” sorusunu usulca hatırlatır; gün biterken de “Bugün ne yaptım?” diye hesabını sorar.
Bilâl-i Habeşî’nin titreyen ama inançla dolu sesiyle başlayan bu çağrı, asırlardır gökyüzüne atılmış bir imza gibi bekliyor. Bilâl-i Habeşî’nin o ilk ezanı, sadece Mekke sokaklarında değil, insanlığın vicdanında da yankı buldu. Çünkü ezan, zulme karşı ayağa kalkış ve bir direniş; umuda doğru bir dirilişti.
Her “Allahu Ekber” dendiğinde, insanın içindeki küçük putlar sarsılır, kilitler açılır. Makam, ev, araba, yat, kat, para, kibir, telaş… Hepsi bir anlığına geri durur. Çünkü o an, en büyük olanın kim olduğu ilan edilir. İnsan haddini bilir; ama aynı zamanda değerini de…
“Haydi, namaza” çağrısı, aslında “Haydi kendine…” demektir. Kalabalıklar içinde kaybolmuş ruhumuzu, benliğimizi, kişiliğimizi bulmaya davettir. Modern hayatın gürültüsünde dağılmış ve parçalanmış dikkatimizi kendimize gelmeye, toparlanmaya çağıran bir fırsattır. Beş vakit, beş mola… Beş kez dünya âleminden çıkıp hakikat âlemine girme imkânı.
Ezanın güzelliği sadece sözlerinde değildir. Onu okuyan müezzinin sesinde, minarelerin siluetinde; gecenin siyahı henüz tam dağılmamışken ve akşam vakti kızıllığa karışan tınısında da saklıdır. Özellikle Ramazan akşamlarında, iftara saniyeler kala okunan ezan… O an, sofradaki nimetler kadar kıymetlidir. Açlığın sabra, sabrın şükre dönüştüğü bir eşiktir.
Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde ezanı ne güzel anlatır:
“Denildi mi bir yerin adına Türk beldesi,
Gözüm al ‘bayrak’ arar, kulağım ise ‘ezan’ sesi.”
Diyerek ezanı “bir bayrak gibi dalgalanan ses”e benzetir. Gerçekten de ezan, bu toprakların göğe uzanan sesi, kimliğin yankısıdır. İnsanlar göçer, sınırlar değişir, şehirler büyür, teknolojiler gelişir; tek değişmeyen ezanın çağrısıdır. Çünkü o, zamana değil hakikate bağlıdır.
Ezanı güzel kılan biraz da bizim kendi hâlimizdir. Yorgunken başka dokunur, hüzünlüyken başka, sevinçliyken başka… Gurbette dinlenen bir ezan, insanın içine memleket kurar. Hastane koridorunda işitilen ezan, umudu diri tutar. Mezarlıkta yükselen ezan, faniliği hatırlatır. Yani her vakit insana bu yalan dünyadan bir şeyler fısıldar.
Belki de ezanın en büyük güzelliği, herkese aynı mesafede olmasıdır. Zengine de fakire de, gence de yaşlıya da, dindara da ateiste de, sorgulayana da… Göğe yükselirken kimseyi ayırmaz. Herkese, “Ne olursa olsun, gel.” der. Ve “Kim gelirse, onun olur.” diye seslenir.
Şimdi elimizdeki bütün işleri bırakarak bir an duralım. Gözlerimizi kapatıp bir sonraki ezanı bekleyelim. Telefonlarımızı sessize alalım, zihnimizi yavaşlatalım. O sesi sadece kulaklarımızla değil, kalbimizle dinleyelim.
Belki o zaman anlarız…

Yorumlar