Kategoriler

ALACA LİDER

BU DÜNYADA KALICI MISIN Kİ?

İnsan hayatında “ev”in önemi ayrı bir yer tutar. Dünyada yaşamın başlamasıyla her canlı, kendisini güvende hissedeceği bir yerde barınmıştır. Barınma, su içinde de karada da olmuştur.
Zamanla teknolojinin gelişmesiyle insanın barınma şekli, ekonomik özgürlüğüne göre değişmiş; evlerin yapısal durumu büyük farklılıklar göstermiş, bazen de ultra lüks hâlini alarak israfa dönüşmüştür.
Osmanlı’da evler ahşaptı; camiler ve hayratlar ise taştan yapılırdı. Bu bir imkân meselesi değil, bir bakış meselesiydi. Bu bakış, eskilerden gelen bir kültürün sonucuydu.
Dolayısıyla eskiler, evinin duvarını taşla ören adama sorarlarmış:
“Sen bu dünyada kalıcı mısın ki evini taştan yapıyorsun?”
Evet, soru basit görünür ama cevabı insanın hayatla kurduğu ilişkiyi ele verir.
Ölmeyecek gibi en güzel evini yapar, en güzel arabasını alır; yazlık alır, yeri gelir kışlık evini alır.
Hiç sonunu düşünmez.
Zira Kur’an, insanın bu dünyadaki konumunu net bir cümleyle tarif eder:
“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Asıl hayat, ahiret yurdudur.” (Ankebût, 64)
Ahşap ev; geçiciliği kabulleniştir.
Yangına açık, zamana yenik, bakıma muhtaç…
Tıpkı insan bedeni gibi.
Der ki: Bir gün göçerim bu dünyadan.
Nitekim insan da faniliğini her an sırtında taşır:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Taş cami ise kalıcılığın, adanmışlığın, maneviyatın ve ardında iz bırakma niyetinin sembolüydü. İnsan evinde misafirdir ama camide emanetçidir. Evi kendisi için yaparken, camiyi kendisi için değil; kendisinden sonrakiler için inşa ederdi. Çünkü bilirlerdi ki asıl kalıcılık, taşta değil; yapılan hayırdadır.
Bugüne dönelim.
Artık evlerimiz süper lüks betonarme, hayatlarımız da öyle. Sanki burada ebedî kalacakmışız gibi yaşıyor, biriktiriyor, büyütüyor, yığıyor, borçlanıyoruz. Oysa Kur’an uyarır:
“Çoklukla övünme yarışı sizi oyaladı. Ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar.” (Tekâsür, 1-2)
Evin, arsanın metrekaresi büyüdükçe içimiz daralıyor; duvarlar kalınlaştıkça merhametimiz inceliyor. Evlerimiz taş, kalplerimiz duvar. Kalpler için ölçü bellidir:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Sormuyoruz; hatta sormak da istemiyoruz artık kendimize o eski soruyu:
“Bu dünyada kalıcı mıyım?”
Kalıcıymış gibi yaşıyoruz. Sanki kazık çakıyoruz ama geçici şeylere ömür tüketiyoruz. Bir koltuk takımı eskimesin diye misafir ağırlamayanlar, bir arabaya çizik gelir diye insanlara mesafe koyanlar var. Oysa Efendimiz (s.a.v.) dünyaya bakışın ölçüsünü koymuştur:
“Dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi ol.” (Buhârî)
Dünyada kalıcı olmayı bırak, sosyal medyada kalıcı olma telaşıyla gerçek hayatta silikleşenler…
Oysa Osmanlı’nın ahşap evi bize şunu fısıldıyordu:
“Kırılabilirim ama kibirlenmem.”
Çünkü kibir, taş duvardan önce kalbi çökerten bir hastalıktır:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim)
Taşı doğru yere koymayı unutmuşuz ya da eğri koymuşuz.
Bugün camilerimiz taştan ama içimiz boş ve soğuk. Evlerimiz sağlam ama sağımız solumuz boş, sofralarımız eksik. Beton binalar yükseliyor, insan gönülce alçalıyor. Kalıcı olması gereken değerler —adalet, merhamet, vefa— en çabuk yıkılan yapılar hâline gelmiş. Hâlbuki Allah adaleti emreder:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder.” (Nahl, 90)
Belki yeniden, tereddüt etmeden sormalıyız o eski soruyu;
evimizi değil, hayatımızı gözden geçirerek:
“Bu dünyada kalıcı mıyım ki hırsımı taştan, kalbimi ahşaptan yaptım?”
Belki de yapılması gereken, dünya malını değil; niyeti hafifletmektir.
Geçici olduğumuzu hatırlayıp kalıcı işler bırakmaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kişidir.” (Tirmizî)
Taşı yeniden camiye, ahşabı yeniden eve, tevazuyu yeniden insana yakıştırmak yakışır insana.
Çünkü mesele evin neyden yapıldığı değil;
insanın ne için yaşadığıdır.

Yorumlar