Dışarı çıktım. Gökyüzü, “masmavi” dedikleri cinsten. Ama insanların yüzünde, her nedense, bir gri ton. Herkes gözlerini dikmiş telefonuna bakıyor; yarının havasını soruyor uygulamaya, sanki bugün yaşandı bitti. Oysa bugünü ıskalıyoruz. Bugün 26 derece. İliklere kadar işleyen cinsten bir sıcaklık. Ama kimse, “Bugün ne kadar güzelmiş,” demiyor nedense. Herkes, “Yarın yağmur varmış,” telaşına düşmüş; bugünün tadını çıkarmadan.
Eskiden hava durumu dediğin, ninemin diz ağrısına bakarak tahmin ettiği şeydi. “Dizim sızlıyor, yağmur yağacak,” derdi. Ya da köydeki dağın üstünde biriken karın erime seviyesine göre bilinirdi mevsimin gelişi. Tutardı da… Takvime gerek yoktu; takvim, atalarımızın atalarından öğrendiği hesaplardı.
Şimdi uydular var, radarlar var; her şey tahmin edilebiliyor ama içimizin hava tahminini yapan yok.
Bir de iç hava durumu var. Onu hiç konuşmuyoruz.
İnsan, kendisiyle bile konuşmuyor kendi içini.
Desek ki: “Bugün senin içinde hava nasıl?”
Bazılarımızın içinde lodos var. Esiyor, savuruyor her şeyi.
Bazılarımızda yüksek basınç: Boğuyor, nefes aldırmıyor. Kiminde gök gürültüsü… Patlamaya hazır.
Kimisinde parçalı bulutlu: Bir yağıyor, bir duruyor; bir açıyor, bir kapanıyor. Aç kapa yapıyor, cezve misali.
En kötüsü, mevsim normallerinde yaşamak.
Hep aynı.
Hep soğuk.
Hep sıcak.
Hep ılık…
Ne seviniyor ne üzülüyor. Stabil. Donuk. Gelgitler içinde…
Oysa insan dediğin biraz fırtınalı olmalı. Şimşek çakmalı gözlerinde ara sıra. Bir gürlemeli, bir durmalı. Bir ağlamalı, bir serpiştirmeli… Yoksa yaşadığını nereden anlayacak?
Bugünlük benden tavsiye: Camı aç. Derin bir nefes al. Telefonu bırak. Kafanı kaldır, göğe bak. Bulutlar hâlâ bedava. Güneş hâlâ herkese eşit doğuyor. Ve en önemlisi, hayat, neler olursa olsun, devam ediyor.
Yarın için tahminim şu: Kalbinize bir bakın ve dinleyin, size ne fısıldıyor. Orada güneş varsa, biraz ses geliyorsa, dışarısı kaç derece olursa olsun üşümezsiniz.
Yarın görüşmek üzere.
İçinizin havası güneşli olsun.