BİR ÇAY PARASIYLA…

Her köyün kendine has insanları vardır. Kimi sözüyle, kimi davranışıyla, kimi de giyimi kuşamıyla hafızalarda yer eder. Yıllar geçer, köy değişir, insanlar birer birer aramızdan ayrılır ama bazı isimler vardır ki, onların hikâyeleri dilden dile anlatılmaya devam eder.
Bizim köyde de böyle renkli, kendine has bir insan vardı: Ahmet Ağa.
Kimisi ona “deli” derdi, kimisi “veli”… Ama aslında Ahmet Ağa'yı tek bir kelimeyle anlatmak mümkün değildi. O, kendine özgü dünyası olan, kimsenin kılığına kıyafetine, davranışına benzemeyen, köyün hafızasında ayrı bir yeri bulunan insanlardan biriydi.
Her zaman takım elbise giyerdi. Kravatını takar, rugan ayakkabılarını parlatır, bir de rengârenk çoraplarını giyerdi. Köy yerinde herkesin birbirine benzediği yıllarda Ahmet Ağa, kıyafetiyle bile “Ben başkayım” der gibiydi.
Onu uzaktan gördüğünüzde hemen tanırdınız.
Takım elbise…
Kravat…
Rugan ayakkabı…
Ve rengârenk çoraplar…
Belki başkası için sıradan bir kıyafetti ama Ahmet Ağa'nın üzerinde bunlar onun karakterinin bir parçasıydı.
Fakat Ahmet Ağa'nın köyde en çok anlatılan hikâyesi ne kıyafetiyle ne de başka bir davranışıyla ilgiliydi.
Onun meşhur bir çay hikâyesi vardı.
Ahmet Ağa kahvehaneye gelir, yerine oturur ve daha oturur oturmaz kahveci Mehmet'e seslenirdi:
“Mehmet! Bana tavşan kanı bir çay getir!”
Mehmet çayı getirir, Ahmet Ağa da çayını içmeye başlardı.
Ama çay daha yarıya gelmeden ikinci emir gelirdi:
“Mehmet! Bu çay çok demli olmuş. Biraz su koy!”
Mehmet alır çayı, biraz su ilave eder.
Ahmet Ağa yeniden içmeye başlar.
Çay yine yarıya geldi mi, bu kez başka bir ses:
“Mehmet! Bu sefer de çok açık olmuş. Üstüne biraz dem koy!”
Mehmet çaresiz, çayı yeniden düzeltir.
Böylece Ahmet Ağa, bir bardak çayı adeta üç ayrı bardak çaya dönüştürürdü.
Ama hikâye burada bitmezdi.
Çayını sonuna kadar içen Ahmet Ağa, her zamanki gibi Mehmet'e seslenirdi:
“Mehmet, bir çay kaç lira?”
Mehmet fiyatı söylerdi.
Ahmet Ağa da yalnızca bir çayın parasını masaya bırakır, kalkar giderdi.
Bu durum köyde herkesin dikkatini çekmişti.
Bir gün dayanamayıp sordular:
“Ahmet Ağa, sen bu çayı niye böyle içiyorsun? Bir bardak çayı üç defa değiştiriyorsun, neredeyse üç bardak çay içiyorsun. Sonra da bir çay parası verip gidiyorsun. Bunun sebebi ne?”
Ahmet Ağa'nın cevabı ise kendisi kadar sade, kendisi kadar zekiceydi:
“Bir çay parasıyla üç bardak çay içmek hoşuma gidiyor.”
İşte Ahmet Ağa buydu.
Belki hesabına göre çayı çoğaltıyordu, belki de hayatı kendi bildiği gibi yaşamaktan hoşlanıyordu. Ama kesin olan bir şey vardı: O, sıradanlığın içinde kendine bir eğlence bulmayı biliyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Ahmet Ağa'nın o çay hesabından daha önemli bir şey görüyorum.
Biz eskiden insanların farklılıklarını daha kolay kabullenirdik.
Birine “deli” derdik, diğerine “veli” derdik ama yine de aynı kahvede oturur, aynı masada çay içerdik. Kimsenin farklılığı, onu toplumun dışına itmek için yeterli sebep olmazdı.
Ahmet Ağa da köyün rengiydi.
Kimi zaman güldürür, kimi zaman düşündürür, kimi zaman da yaptığı bir hareketle günlerce konuşulurdu.
Şimdi ise köylerimizde böyle insanlar gittikçe azalıyor.
Takım elbiseli, kravatlı, rugan ayakkabılı ve rengârenk çoraplı Ahmet Ağa'yı bugün aramızda görsek belki yine aynı şeyi yapardı.
Kahveye girer…
“Mehmet, tavşan kanı bir çay!” diye bağırır…
Sonra çay yarıya gelince:
“Biraz su koy…”
Biraz sonra:
“Biraz da dem koy…”
Ve en sonunda yine aynı soruyu sorardı:
“Mehmet, bir çay kaç lira?”
Bir çay parası bırakır ve çekip giderdi.
Biz de arkasından bakıp gülerdik.
Ama bugün o günleri düşündüğümüzde, insanın yüzünde bir tebessümle beraber içinde bir burukluk da oluşuyor.
Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları dönemin insanı değildir.
Onlar bir köyün hafızasıdır.
Ahmet Ağa da bizim köyün hafızasında böyle kaldı.
Belki bir bardak çayı üç bardak yapıyordu.
Ama asıl yaptığı şey, bir bardak çaydan kocaman bir hikâye çıkarmaktı.
Ve yıllar sonra bile biz o hikâyeyi anlatıyorsak, demek ki Ahmet Ağa bir çaydan çok daha fazlasını bırakmış geride:
Güzel bir hatıra…
Bazen insanın dünyaya bırakabileceği en kıymetli şey de zaten budur.
Biraz tebessüm…
Biraz renk…
Ve yıllar geçse de unutulmayan güzel bir hikâye…