“ANGUT” DİYE GEÇME…

Bir kelime düşünün…
Bir kuş ismi düşünün…
Ve iki cümleyi birleştirin.
Günlük hayatta kolayca ağzımızdan çıkan ama anlamını farklı şekilde kullandığımız, çoğu zaman kırıcı olduğunu bile fark etmediğimiz bir kelime. “Angut.”
“Angut.” kelimesi insanlar için boş bakan, anlamayan, beceriksiz biri için kullanırız. Hâlbuki bu kelimenin ardında, insanı utandıracak kadar asil bir kuş ve hikâyesi yatıyor.
Bir hafta sonu Ankara yolunda, direksiyon başında sıkılmayayım diye eşim telefondan haberler okurken başlamıştı bu hikâye. Kötü haberlerden bunaldığımız bir anda, “Biraz iç açıcı bir şey oku” dedim. O da Angut Kuş’unun hikâyesini açtı. Kulaktan dolma bildiğimi sanıyordum ama detayları dinledikçe, aslında ne kadar az bildiğimi fark ettim. Sonrası malum: insanın içini kurcalayan şey, kaleme dökülmek ister.

Angut, sandığımız gibi bir hakaret değil önce onu söyleyelim.
Angut, bir kuş. Hem de ördek familyasından, asil, zarif ve sadakatiyle ün salmış bir kuş.
Latince adı “Tadorna ferruginea”. Kahverengi gövdesi, beyaz başı ve erkeklerinde boyunda siyah halka benzeri yapısıyla sazlıklarda yaşayan yabani bir ördek türü. Doğada 15 yıla kadar yaşayabiliyor, eti yenilebilir olmasına rağmen avlanması kesinlikle yasak. Göç ediyor, binlerce kilometre yol kat ediyor, yuvasına geri dönüyor. Ama onu asıl özel kılan, uçuşu ya da görüntüsü değil; eşine olan sadakati.

Angut kuşları ömür boyu tek eşli.
Eşi öldüğünde, başka bir eş aramıyor. Hatta çoğu zaman eşinin başından ayrılmıyor. Öyle ki, yanına insan yaklaşsa, el uzatılsa bile olduğu yerden kımıldamıyor. Donuk, donuk bakıyor gidenin ardından. İşte belki de bu yüzden, “hiçbir şey yapmadan bakmak” insan dilinde yanlış bir yere çevrilmiş ve bu asil canlı, haksız bir hakaretin kurbanı olmuş.
Oysa eski Türklerde Angut, “Angıt” adıyla bilinir ve nakışlara işlenirmiş. Çünkü o, sadakati ve mükemmelliği simgeler.
Bir de efsaneleri var ki, insanın içini titretiyor.

Beyşehir kıyılarında yaşayan yaşlı bir balıkçının hikâyesi mesela…
Avcıların yaraladığı bir angut kuşunu bulan balıkçı, onu iyileştiriyor. Aralarında sessiz bir dostluk başlıyor. Balıkçı göle açıldığında kuş omzuna konuyor. Ta ki fırtınalı bir kış gününde, kayık parçalanıp balıkçı ölümle burun buruna gelene kadar…
Soğukta donmak üzereyken, dostu olan angut kuşu uçup gidiyor. Bir süre sonra, gagasında yanan bir dal parçasıyla geri dönüyor. Balıkçı o ateşle hayata tutunuyor. Kurtulduğunda ettiği dua ise bir bedduaya dönüşüyor:
“Her kim angut kuşuna tüfek atarsa, tüfeği parçalansın.”
Bugün hâlâ birçok avcının angut kuşuna silah doğrultmamasının nedeni bu anlatı.
Bir başka efsanede ise, kaynanasının zulmüne dayanamayan bir gelin, sadakatinin ve sessizliğinin bedelini kuş olarak öder; angut olur. Hangisi gerçek, hangisi masal bilinmez ama hepsi aynı şeyi söyler: Bu kuş sıradan değil.
Osmaniye’de Hakan Tuncer’in anlattıkları ise masal değil, bizzat hayatın içinden. Yıllarca çift olarak gelip yuvalayan angutlardan bu yıl sadece dişi olanı dönüyor. Erkek yok. Kuş göç etmiyor, yuvasını terk etmiyor. Yas tutar gibi insanlara yaklaşıyor. Eşini kaybetmiş bir canlının sessiz matemine tanıklık ediyoruz.
Şimdi dönüp kendimize sormamız gerekmiyor mu?
Biz kimi “angut” diye aşağılıyoruz aslında?
Hayatta kalmayı seçenleri mi, yoksa gitmenin ardından bakakalacak kadar sevebilenleri mi?
“Angut gibi bakma” diyoruz.
Oysa keşke herkes, sevdiğine angut gibi bakabilse.
Gözünü kırpmadan, vazgeçmeden, yerine koyacak bir şey aramadan…
Belki de mesele kuşta değil.
Mesele, kelimeleri hoyratça kullanırken unuttuğumuz anlamlarda.
Bundan sonra birine “angut” demeden önce, bir kez daha düşünmekte fayda var. Çünkü bazen bir kelime, sahibini değil; söyleyeni küçültür.
Bir kelimenin ardında kalan asalet
KAYNAK: 1)https://tr.wikisource.org/wiki/Angut_Ku%C5%9Fu_Efsanesi
2)https://www.milliyet.com.tr/egitim/angut-kusu-nedir-kisaca-hikayesi-ve-ozellikleri-6626120
3)https://tr.linkedin.com/pulse/angut-dedi%C4%9Finiz-asl%C4%B1nda-asil-bir-ku%C5%9Ftur-reha-ersavc%C4%B1-z7voe