AKŞAMIN SERİNLİĞİ

Bir yel eser... usul, usul ovada... sensiz.
Gün... kızıllığa boyanır yavaşça... sessiz.
Gölgeler düşer taşlı yollara — bensiz.
Bir telaş başlar kuşlarda... ağaçlarda.

Sessizliğe bürünür akşam vakti... yalnız.
Hüzünle dolar... yüreğin tahtı ve bahtı.
Bir çoban döner dağdan... sürüyle, yavaş.
Tozlu ayaklar... yorgun yüzüyle... karşılar akşamı.

Dudağında yarım kalmış bir türkü söyler...
Sarmaşık gibi dolanır geceyle gündüz.
Ay... gümüşten bir mendil sallar sabaha,
Geçmişe dair düşler... kollar sessizce.

Yalnızlık iner çatısız evlere — baht gibi.
Gönüller susar... söylenmeyen kedere.
Bir sokak lambası titrer uzakta... seni görmeden,
Işığı düşer... eski bir çerçeveye... olmayan resme.

O çerçevede kalan gülüş — boş, solgun...
Artık sadece rüzgârla konuşur... unutur yolunu.

Bir çocuk oynar kaldırım kenarında... oturmuş,
Elinde solmuş bir oyuncak bebekle.
Annesi seslenir perde ardından:
“Gel artık... Akşam yemeği soğur tabakta, sen gelmeyince...”

Hayat... küçük adımlarla geçer — sen istemesen de.
Kimse fark etmez... zaman ne biçer... ne eker.

Bir pencere açılır ansızın... güneş girecekmiş gibi.
Yorgun bir adam bakar dışarı — biri gelecekse diye.

Gökte yıldız... yerde hatıralar... baka kalır.
Düşer omzuna... akşamın ağırlığı — yalnızken sen.

Bir iç çekiş duyulur uzaklardan... gelsinler diye...
Belki kalpten... belki dağlardan... duyan olursa...

Ve nihayet gece sarar her yanı... görmek yasak.
Gecikmiş sözler dökülür dilden... anlayan varsa...

Akşamın serinliği bir sığınak olur garibana...
Kırık kalplere... suskun gönüllere... uzak ve yalnız.
Her akşam... biraz daha eksiliriz...
ben sensizken...